01 Eylül 2026

Bence insanın belli bir yaştan sonra öğrendiği en önemli şeylerden biri, hayatın sadece yeni şeyler kazanarak değil, bazı yükleri bırakarak da güzelleştiği. Çocukken bize öğretilen birçok kural var. Aileye sırt dönülmez, eski dostlar bırakılmaz, iş ne kadar zorlasa da sabredilir, herkesle iyi geçinmeye çalışılır. Bunlar ilk duyulduğunda kulağa doğru geliyor. Zaten yıllarca da sorgulamıyoruz. Sonra bir gün fark ediyoruz ki bazı doğrular, yanlış insanların elinde bizim aleyhimize çalışan kurallara dönüşmüş. En çok da "mecburiyet" duygusu yoruyor insanı. Bir akrabaya sadece akraba olduğu için, bir insana yıllardır tanıdığın için ya da sırf çevren öyle bekliyor diye katlanman gerektiğine inandırılıyorsun. Oysa ilişkileri ayakta tutan şey kan bağı, eski fotoğraflar ya da insanların sana biçtiği roller değil; karşılıklı saygı. Saygının olmadığı yerde geriye sadece alışkanlık kalıyor. Alışkanlık ise çoğu zaman sevgi kılığına girmiş bir konfor alanı. İnsan bazen en yakınından daha çok kırılıyor. Çünkü beklentiyi de en yakınına kuruyor. Sadece işi düştüğünde arayan, sen konuşurken seni gerçekten dinlemeyen, başarını küçümseyip hatanı büyüten insanlar hayatında yer tutmaya devam ediyor. Bunun tek sebebi "biz aileyiz" cümlesi olabiliyor. Oysa aile olmak, birbirini tüketme hakkı vermiyor. Kan bağı aynı kökten geldiğini gösterir; aynı değeri taşıdığını değil.
Bir de herkesi memnun etmeye çalışma meselesi var. Galiba en pahalı alışkanlık bu. Kırılmasın diye susuyorsun, yanlış anlaşılmayayım diye açıklama yapıyorsun, ayıp olmasın diye istemediğin şeylere evet diyorsun. Sonra dönüp bakınca fark ediyorsun ki herkesi biraz rahatlatırken en çok kendini yoruyorsun. Sınır koymanın bencillik olmadığını anlamak için bazen yıllar gerekiyor. Oysa "hayır" demek çoğu zaman karşındakini reddetmek değil, kendini unutmamayı seçmek. Bir de toplumun görünmez baskıları var. İnsanlar çoğu zaman seni olduğun gibi kabul etmek yerine, senden bekledikleri kişi olmanı istiyor. Evlenmen için bir yaş belirliyorlar, çocuk sahibi olman için bir takvim çiziyorlar, ne giymen gerektiğinden nasıl yaşaman gerektiğine kadar fikrini sormadan hayatına müdahil oluyorlar. Başkalarının beklentilerini karşılamak için yaşadıkça, kendi sesini duymak zorlaşıyor.
Belki de yetişkinlik, insanları hayatına almak kadar kimleri artık taşımayacağını öğrenmek. Her vedanın kavga olması gerekmiyor. Bazı ilişkiler sessizce biter; çünkü konuşacak bir şey kalmaz. Bazı mesafeler öfkeyle değil, huzur arayışıyla konur. Ve bunun için kimseye uzun uzun hesap vermek zorunda değilsin.
Sanırım artık vazgeçmemiz gereken şey tam da bu: Bize iyi gelmeyen insanları, ortamları ve alışkanlıkları sırf üzerlerinde "akraba", "eski dost", "ayıp olur" ya da "el âlem ne der" etiketi var diye taşımaya devam etmek. Hayat zaten yeterince ağır. Bir de başkalarının bize ait olmayan yüklerini omuzlamak, olgunluk değil; kendini ihmal etmenin en sessiz hali.