Orta yaşa gelince insanın hayatında büyük bir şey olmuyor aslında. Bir sabah uyanıp başka biri olmuyorsun. Ama bazı şeylere bakışın değişiyor.
Yeni insanlarla tanışmak eskisi kadar heyecanlandırmıyor. Zira artık kimin hayatına girdiğinden çok, hayatında kimi tuttuğunun önemli olduğunu biliyorsun. Herkese yetişmeye, herkesi anlamaya, herkese kendini anlatmaya çalışmıyorsun.
Bir şey canını sıktığında hemen anlatmak, kendini açıklamak ya da haklı çıkmaya çalışmak istemiyorsun. Bazen susmak daha kolay geliyor. Bazen de hiç konuşmadan uzaklaşmak.
Çünkü zaman geçtikçe anlıyorsun ki her şey konuşarak çözülmüyor. Bazı şeyler sadece geride bırakılıyor.
Her şeye eskisi kadar heves etmiyorsun. Bir şeyin sana ne vereceğinden önce, senden ne götüreceğini düşünüyorsun. İnsanlarda da böyle oluyor. Birinin ne söylediğinden çok, yanında kendini nasıl hissettiğine bakıyorsun.
Kalabalıkların içinde olmak yerine birkaç sağlam insanla oturup kahve içmek daha güzel geliyor. Sessizlik artık boşluk değil. Bazen ihtiyacın olan tek şey oluyor.
Rahat kıyafetler, sade bir kahve, güzel bir müzik ve kimseye bir şey ispatlamak zorunda olmadığın bir akşam daha kıymetli hale geliyor.
Sonra bir gün geriye dönüp bakıyorsun. Neler yaşamışım diyorsun. Kimler gelmiş, kimler gitmiş. Nerelerde yanlış yapmışım, nerelerde yeniden başlamışım.
Ve artık her şeyi değiştirmek istemiyorsun.
Çünkü yaşadıklarının seni buraya getirdiğini biliyorsun.
Orta yaş belki de yaşlanmak değil. Hayatı daha iyi anlamaya başlamak.
Neye zaman ayıracağını, kimlere kapısını açacağını ve neleri artık hiç umursamayacağını öğrenmek.
Belki de büyümek; daha çok şey istemek değil, artık neye ihtiyacın olmadığını bilmek.