19 Ağustos 2026

"İnsan fakirken ahlakı sorgulanamaz. Durumu olmadığı için evinden çıkmayan, âlemlere düşmeyen, eşini aldatmayan, “Allah büyük” deyip kaderine razı olanın gerçek karakteri, parayı bulunca ortaya çıkar. İnsan kadere yoksulken inanır, zenginken değil.
Özünü kaybettikten, karakterini çizdirdikten sonra…
ZENGİN OLSAN NE YAZAR ULAN!"

Bu durum sadece bireysel hayatta değil, kalabalık ailelerde de kendini gösterir. Ailenin en büyüğü, en tecrübelisi veya en haklısı olmak her zaman söz sahibi olmak anlamına gelmez. Çünkü bazı ailelerde parası olanın sözü, haklı olanın sözünden daha ağır basar. Fakir olan aile büyüğü bile olsa, doğruyu söylese bile ekonomik gücü olanın karşısında geri plana itilir. Parası olan, haklı olmaktan bağımsız olarak kendisine bir otorite alanı oluşturur. Daha kötüsü, paranın sadece sözü değil, ayıbı da büyüleyebilmesidir. İnsanların yaptığı kabahatler, yanlışlar, hatta yıllarca konuşulabilecek kadar büyük ayıplar bile para sayesinde bir süreliğine örtülebilir. “O da bizim ailemiz”, “şimdi sırası değil”, “aman huzur bozulmasın” denilir. Aslında huzur değil, güç dengesi korunur. Çünkü paranın karşısında susmak, çoğu zaman ahlaki bir tercih değil, çıkar hesabıdır. Bu düzen bir süre hiç sırıtmayabilir. Herkes yerini bilir, kimsenin sesi fazla çıkmaz. Ta ki güç dengeleri değişene kadar. Para azalır, makam gider, insanlar değişir veya dün sesi çıkmayan biri bugün güç kazanır. İşte o zaman yıllarca üzeri örtülen ne varsa birer birer ortaya dökülür. Kimin gerçekten saygı gördüğü, kimin sadece parası olduğu için dinlendiği, kimin karakter sahibi olduğu o zaman anlaşılır.
Belki de bu coğrafyanın en acı ahlaki özelliklerinden biri budur: İnsanları karakterleriyle değil, sahip oldukları güçle değerlendirmek. Fakirken söylediği sözün bir değeri yoktur; zenginleşince aynı sözün herkes tarafından dinlenmesi beklenir. Fakirken yaptığı hata büyütülür, zenginken yaptığı hata mazur görülür. Fakirken ahlak öğretilir, zenginken ahlakın kuralları esnetilir. Oysa insanın gerçek karakteri sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarına rağmen nasıl davrandığıyla anlaşılır. Paranın, makamın ve gücün olmadığı yerde iyi insan olmak kolaydır. Asıl mesele, bütün kapılar açıldığında aynı insan kalabilmektir. Çünkü para insanı değiştirmez; çoğu zaman içinde ne varsa onu görünür hâle getirir. Kibirliysen kibrini, bencilsen bencilliğini, ahlaksızsan ahlaksızlığını büyütür. Karakterliysen de karakterini değiştirmez.
Özünü kaybettikten, karakterini paraya ve güce teslim ettikten sonra…

02 Ağustos 2026

İstanbul, aslında kendi içinde birçok şehri barındırıyor. "Ruhu giderek kayboluyor" deniyor ama sürekli değişen bir şehirde değişmeyen bir ruh aramak ne kadar mümkün, emin değilim.
İstanbul'un dışına çıktığımızda ise hepimiz aynı şeyi hissediyoruz: O devasa ritim bir anda kesiliyor. İlk birkaç gün huzur veren o yavaşlık, bir haftanın sonunda yerini alışılmış bir düzene bırakıyor.
Çünkü dışarıdan kusursuz görünen o küçük şehirlerin de bir ilüzyonu var. Seçenekler çoğu zaman aynı; deniz, kum, güneş, orman, dağ ve düşük nüfus...
Oysa zaman aslında yavaşlamıyor. Sadece kendini tekrar ediyor. Tekdüze bir sessizlik de ruhu her zaman dinlendirmiyor; bazen onu usulca uyuşturuyor.
Tam da bu yüzden İstanbul farklı. Her yavaşlama ihtiyacına başka bir sahne kuruyor. Bir gün yüzyıllık bir sokağın gölgesinde yürüyebilir, ertesi sabah Boğaz kıyısında nefes alabilir, canın isterse Adalar'a giden bir vapura atlayabilirsin. Aynı şehir, her defasında bambaşka bir kaçış sunuyor.
Belki de asıl maharet, hiçbir şeyin olmadığı bir yerde yavaşlayabilmek değil; her şeyin büyük bir hızla aktığı bir şehirde, kendi yavaşlığını yaratabilmek.