02 Şubat 2026

Bir gün her şeyin değişeceği umuduyla ve hiçbir şeyin değişmemesinin huzuruyla yaşıyoruz.

Her çaresizlik anında olduğu gibi anılara saldırdık. Anılar maharetli ellerde siyah beyaz fotoğraf tadı verebilirdi. Evet anılar, adabınca kullanırsanız şık bir dolgu malzemesidir.

30 Ocak 2026

Günümüzde yapay bir hayattan kaçmak zor, çünkü bu hayat bize dışarıdan dayatılmıyor; onu alışkanlıklarımızla biz kuruyoruz. Hızlı tüketiyor, boşluklarımızı sosyal medya ve anlık tatminlerle doldurmaya çalışıyoruz. Bildirimler ve beğeniler kısa süreli bir “önemli olma” hissi veriyor ama yalnızlığı gerçekten azaltmıyor. Eğlence ve alkol çoğu zaman keyiften çok bir kaçışa dönüşüyor. Herkes en iyi halini sergilerken gerçek duygular geri planda kalıyor. Kalabalıklar artıyor ama temas giderek azalıyor. Sorun mükemmel bir hayat yaşamamak değil; gerçek bir hayata temas edememek. Belki çözüm büyük kopuşlar değil. Yavaşlamak, her şeyi paylaşmamak ve “en iyi ben” yerine bazen sadece “bugünkü ben”le yetinmek. Gerçek hayat yavaş, sessiz ve emek istiyor. Yapay olan ise parlak, hızlı ve zahmetsiz. İnsan yorgunken kolay olana yöneliyor; bu yüzden kaçmak yerine sürükleniyoruz. Yine de bunları fark edebilmek önemli. Herkes kaçıyor ama herkes neden kaçtığını düşünmüyor. Telefonu tamamen kapatmak zorunda değiliz ama biraz sessize alabiliriz. Eğlenebiliriz ama kendimizden kaçmadan.
Belki de ihtiyacımız olan mükemmel bir hayat değil. Daha gerçek bir hayat.
Ve galiba en zor ama en dürüst olan da bu.

23 Ocak 2026

Eski şarkılara bu kadar ait hissetmemiz tesadüf değil. Yeni çıkan birçok şarkıda kendimize yer bulamıyoruz; sözler var ama duygu yok, hikâye yok. O yüzden de ister istemez dönüp bildiğimiz, “bizim kuşaktan” dediğimiz şarkılara gidiyoruz. Çünkü onları dinlerken sadece bir müzik değil, tanıdık bir zamanın geri çağrılması gibi bir his yaşıyoruz. 
 Hani bazen bir şarkı çalar da sen o anı değil, o zamanki halini hatırlarsın ya… İşte mesele tam da bu. Eski şarkılar bize kim olduğumuzu, neye güldüğümüzü, neye üzüldüğümüzü fısıldıyor. Bugün her şey çok hızlı, çok gürültülü; duygular bile aceleye geliyor. O karmaşanın içinde insan doğal olarak güvenli olana tutunmak istiyor. 
Belki de eski şarkılara takılı kaldım diye kendimize kızmamalıyız. Bu bir geriye kaçış değil, bir denge arayışı. Zira o şarkılarda kusursuzluk yok ama samimiyet var. Ve bazen insanın ihtiyacı olan tek şey de bu zaten.



12 Ocak 2026

Gerçekten kaliteli bir an yaşadığımı hissettiğim anlar, çoğu zaman büyük şeyler olmuyor. Bazen temiz içerikli, sade bir yemek; bazen de temiz havada yapılan kısa bir yürüyüş. O anlarda yaptığım şeyin doğru ya da verimli olup olmadığını düşünmüyorum. Sadece, o an kendim için en doğru yerde olduğumu hissediyorum. Sanırım insan tam da bu duyguyu yakaladığında, neyin gerçekten önemli olduğunu fark ediyor ve kendi özüyle tanışıyor. Geride bırakılması gereken bir şey olmadığını hissetmek, vicdanın rahatlığıyla pişmanlık duygusu olmadan derin bir nefes alabilmek de belki bunun bir parçası.

02 Ocak 2026

Yolda olmak… Belki de asıl mesele varmak değil, değişimi adım adım hissedebilmek. Zamanın seni dönüştürdüğünü fark etmek, aynı yerde durmadığını anlayabilmek. Ama bütün bunlardan daha kıymetlisi, bu yolculuğa yalnız çıkmamak. Sevdiklerinle aynı anlara tanıklık edebilmek, aynı gökyüzüne bakıp farklı duygular hissedebilmek… Ve geriye dönüp baktığında, “Evet, yaşadım” diyebilmek. Belki de hayattaki en büyük lüks tam olarak budur: Zamanın içinden geçerken hem değişebilmek hem de bu değişime derinden tanık olabilmek.

Mutlu yıllar!





21 Aralık 2025

Bugün yılın en uzun gecesi. Takvim öyle söylüyor ama bence bundan daha fazlası var. Gece, bazılarımız için sadece karanlık bir zaman dilimi değil; sabahların pek uğramadığı iç evrenlerimiz var sonuçta. Yine de kuzey yarımküre için bu kadar uzun bir gece, garip bir şekilde iyi bir başlangıç gibi geliyor. Soğukla aran iyiyse, bugünün sessizliği bile insana iyi davranabilir.

Aslında eski uygarlıkların hepsi bu geceye başka bir anlam yüklemiş. Antik Roma’da Saturnalia, Türk kültüründe Nardugan, pagan geleneklerinde Yule… Hepsi ışığın geri gelişiyle ilgili. Karanlık büyür, büyür, büyür… Sonra bir yerde durur. Ve o durduğu yer, yeniden doğuşun ilk adımıdır.

Belki de bu yüzden, en uzun gece hiçbir zaman karanlığın zaferi değildir. Aksine, ışığın geri dönüşünün başladığı andır. Bugün kısa süren ışık yarın biraz daha uzayacak. Belki bu kadarı bile insana umut vermeye yeter.
Ve belki umut dediğimiz şey, karanlığın içinden geçerken ışığın geri gelmesini beklemeye cesaret etmektir.

11 Aralık 2025

İnsan aslında güneşin altında yürürken fark ediyor yaşadığını. Güneşin gökyüzünde yavaşça yön değiştirmesine bakıp kendi yönünü belirlediğinde, gerçekten bir gün yaşamış hissediyor. Zamanın akışı orada daha gerçek, daha elle tutulur oluyor.
Şehirde ise durum bambaşka. Odanın içinde günün nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Güneş ancak pencerenin önüne geldiğinde fark ediyorsun vaktin ilerlediğini. Sanki zaman seninle değil, senden bağımsız bir yerde akıyor.
Doğada insan günü güneşe göre yaşıyor ve o yüzden “Bugün yaşadım,” diyebiliyor. Şehirde ise çoğu zaman sadece gün bitiyor; insanın içindeki gün yaşama hissi bitmeden bile.

02 Aralık 2025

Eskiden yılın bitmesini beklerdik. Takvim değişirdi, sanki hayat da değişecekmiş gibi bir his. Belki çocukluk saflığıydı, belki de insanın içindeki o başına buyruk umut… Yeni yıl demek, yeni bir sayfa demekti. Bir önceki yılın ağırlığını, kırgınlığını, yorgunluğunu koparıp atacakmışız gibi. “Belki bu yıl daha iyi olur” demek bile insana güç verirdi.
Şimdi ise yıllar birbirine karışıyor. Günün, haftanın, ayın ne önemi var? Sorsan herkes bir belirsizlikten, bitmeyen bir yorgunluktan bahsediyor. Yeni yıl gelsin ya da eski yıl bitsin… Hiçbirinin bir anlamı kalmadı. Geleceğe dair kurduğumuz o küçük ihtimaller yavaş yavaş geride kayboluyor. Hayal kurmayı bıraktığımız anda, zaman da sadece akıp giden bir suya dönüşüyor: nereye gittiğini bilmeden bizi sürükleyen bir akış.
İnsan sadece nefes alan bir canlı değil. İnsanı insan yapan şey, yarını düşünebilmesi. Bir plan kurmak, bir ihtimal düşünmek, içten içe “bu sefer belki olur” demek… Bunlar küçük limanlar aslında. Gün içindeki bütün koşuşturmayı, çileyi, sorumluluğu taşımamızı sağlayan şey; bugün yaşadıklarımız değil, yarınla ilgili taşıdığımız ihtimaller.
Ve belki de coğrafya gerçekten kaderdir.

24 Kasım 2025

Gün, benim için hep sabahın başladığı ilk saatlerde harekete geçmekle başlıyor. Saat 06:00… Ve 1992'den beri böyle. Sanki evren her sabah kendini yeniden kuruyor, henüz uyanmamış dünya yavaş yavaş ayılırken, güneş bile varlığını hatırlamaya çalışıyor. O derin sessizliğin içinde, kimsenin henüz dokunmadığı o aralıkta, evrenin bana kısa ve gizli bir egemenlik tanıdığını hissediyorum. İnsan, hiçbir şeyin henüz başlamadığı o eşikte durduğunda yalnızca zamana değil, kendi içindeki boşluğa da hükmedebiliyor. Sesler çoğalmadan, kalabalıklar uyanmadan önce hakikatin en berrak haliyle kendini gösterdiği o anı yakalayabiliyor.

10 Kasım 2025

En güçlü kelimeler, insanın kendini en çok duyduğu anlarda doğuyor.
Kimi iyileştirirken, kimiyse yıkıp geçiyor.
Ve bazen, en derin ses — hiç söylenmemiş bir kelimeden geliyor.