Son yıllarda çalışma hayatı büyük ölçüde değişti. Artık iş, ofisten çıktığımızda geride kalmıyor; telefonumuzda, bilgisayarımızda ve zihnimizde bizimle birlikte yaşamaya devam ediyor. Teknoloji işleri hızlandırdı ama aynı zamanda mesaiyi de görünmez hâle getirdi. Gün içinde onlarca toplantı, yüzlerce mesaj ve bitmeyen bildirim arasında fiziksel olarak değil, zihinsel olarak yoruluyoruz. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor; hedefler tamamlanıyor, raporlar hazırlanıyor. Oysa insan, fark etmeden kendi sınırlarını biraz daha zorluyor.
Belki de bu yüzden kendimize küçük kaçışlar arıyoruz; bir hobi edinmeye, yeni bir şey öğrenmeye, hayatın yalnızca işten ibaret olmadığını hatırlamaya çalışıyoruz. Fakat bu kez de yaşadığımız ülkenin ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle yüzleşiyoruz. Zamanın yetmediği yerde imkânlar da tükeniyor; isteklerin yerini hesaplar alıyor. Böylece ait olma duygusu biraz daha zayıflıyor, geleceğe duyulan güven biraz daha aşınıyor ve adalet hissi her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Ben hâlâ teknolojinin hayatı kolaylaştırdığına inanıyorum. Dijitalleşmeye karşı değilim. Ancak insanın yalnızca üreten bir makine olmadığını da unutmamamız gerekiyor. Verimlilik kadar nefes almaya, sürekli bağlantıda kalmak kadar gerektiğinde bağlantıyı kesebilmeye ve çalışmak kadar yaşamaya da ihtiyacımız var. Belki de asıl mesele teknoloji değil; onu nasıl bir çalışma kültürünün parçası hâline getirdiğimiz. Çünkü bazen hissettiğimiz yorgunluk, yalnızca dinlenme eksikliğinden değil, insanı merkeze almayan bir düzenin doğal sonucundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden bugün kendime sık sık şu soruyu soruyorum: Teknoloji bize gerçekten zaman mı kazandırdı, yoksa sadece daha fazla çalışabileceğimiz yeni alanlar mı açtı?