Bu durum bazen özgürlük gibi hissettiriyor, bazen de hafif bir boşluk. Hiçbir yere tam ait olmamak, her yere biraz ait olmak gibi. Ama işin içinde hep bir mesafe var. Sanki kendimi koruyorum; alışırsam zor olur diye, bağ kurarsam gitmek ağır gelir diye. O yüzden hep hazır bekliyorum. Hep biraz misafirim. Belki de mesele şehirler değil, içimdeki o sürekli hareket hâli. Nereye gidersem gideyim, bavulum aslında benimle birlikte aynı duyguyu taşıyor: kalmaya değil, gitmeye hazır olmayı.
03 Mayıs 2026
Bu durum bazen özgürlük gibi hissettiriyor, bazen de hafif bir boşluk. Hiçbir yere tam ait olmamak, her yere biraz ait olmak gibi. Ama işin içinde hep bir mesafe var. Sanki kendimi koruyorum; alışırsam zor olur diye, bağ kurarsam gitmek ağır gelir diye. O yüzden hep hazır bekliyorum. Hep biraz misafirim. Belki de mesele şehirler değil, içimdeki o sürekli hareket hâli. Nereye gidersem gideyim, bavulum aslında benimle birlikte aynı duyguyu taşıyor: kalmaya değil, gitmeye hazır olmayı.
30 Nisan 2026
İnsanoğlu sanki her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyor. Kalabalıklar artıyor, bağlantılar çoğalıyor, iletişim hızlanıyor; ama buna rağmen iç dünyamız daha da sessizleşiyor. Ve belki de en dikkat çekici olan şu: Bu yalnızlaşma hali artık coğrafyadan bağımsız. İster büyük bir metropolde olalım, ister küçük bir kasabada, köyde… insanın içindeki o mesafe, dış dünyadaki mesafelerden çok daha belirleyici bir hale geliyor.
Bugünün insanı düşünüyor; hatta belki tarihte hiç olmadığı kadar düşünüyoruz. Ama aynı zamanda hesaplaşıyoruz. Kendimizle, geçmişimizle, beklentilerimizle… Ve ilginç bir şekilde, düşünebilen, empati kurabilen insan bile en yakınına zarar verebiliyor.
Bu bir çelişki mi, yoksa insan doğasının kaçınılmaz bir gerçeği mi?
15 Nisan 2026
Çünkü çoğumuz “Falanca ne der?” anlayışıyla büyüdük. Bu yüzden dışarıdan gelen her sözü, her yorumu fazlasıyla ciddiye alıyoruz.
Fakat zamanla şunu anladım: Hayatla bağımız, dışarıdan gelen onayla değil; içeride kurduğumuz anlamla güçleniyor.
Ne yaptığımızı biliyorsak, neden yaptığımızı hissediyorsak ve kendimize içeriden değer verebiliyorsak daha sağlam durabiliriz.
Çünkü dışarıdan gelen onay geçici. İçeride kurduğumuz anlam ise kalıcı olan.
24 Mart 2026
Tutku dediğimiz şey; güvenli bir zemin ister, biraz nefes ister, biraz da zaman.
Sürekli hayatta kalma mücadelesi veren birine “tutkunu bul” demek, aslında gerçeği görmemektir.
Belki de doğrusu şu:
Önce ayakta kalırız, sonra nefes alırız…
Sonra yavaş yavaş neye tutkun olduğumuzu hatırlarız.
Çünkü tutku, aç karnına değil; biraz umut, biraz güven ve biraz da imkân bulduğunda yeşerir.
16 Mart 2026
“Zamanın kaybolmuşu yoktur. Yaşanan her şey, müspet ya da menfi, bizi inşa eder. Yalnız bizi değil; bizden sonraki kuşakları da…
Yaşadıklarımızı anında belki en iyi şekilde değerlendiremeyiz. Ama onları yeniden düşündüğümüzde, gelecek daha sağlam inşa edilir.
Hayatın ‘gemi’ olup olmadığını bilmiyorum; fakat bir ‘gemicilik’ olduğu gerçektir. Yaşadıkça ve akılda tuttukça, daha iyi seyrüsefer ederiz.
Herkes kendi talihinin mimarıdır.
Yaşananlar insanı an be an oluşturur; arkasında bıraktıkları ise, çoğu zaman farkına varmadan önüne geçer.
Kader, gaipten yazılmaz; insan kaderini kendi yazar.”
10 Mart 2026
05 Mart 2026
Kaoslu bir büyükşehirde; bir taraf mavi, bir taraf gri.
Ama en çok gri.
Günün büyük kısmını gri alanda geçirip,
sadece iyi hissedebilmek için
ara sıra maviye kaçabildiğimiz kadar iyiyiz.
En kötü havayı soluyup,
en kötü besine ulaşarak yaşıyoruz.
Ve en çok da
kalabalıkların içinde
birbirimize değmeden,
daha da yalnızlaşarak…
Şehir dediğimiz şey belki de
insanın kendi yalnızlığının
betondan yapılmış hâli.
03 Mart 2026
İnsan bazı sabahlar öyle bir duyguya uyanıyor ki aklından ilk geçen soru şu oluyor: “Bugün hayatta kalabilecek miyim?”
Kulağa abartılı geliyor belki ama yaşananları görünce bu düşünce o kadar da uç değil. Bir öğretmen ders vermek için okuluna gidiyor ve öğrencisi tarafından öldürülebiliyor. Trafikte küçücük bir tartışma büyüyüp insanların hayatına mal olabiliyor. Kaldırımda yürürken hiç tanımadığı biri saldırabiliyor. Çocuğuyla yürürken anlamsız bir bakış yüzünden şiddet çıkabiliyor.
İnsanı asıl sarsan şey ölüm ihtimali değil; hayatın bu kadar kolay harcanabiliyor olması. Güvende olduğunu sandığı yerlerin aslında mutlak güvenli olmadığını fark etmek. Okul, sokak, trafik… Hiçbiri yüzde yüz güven vermiyor. Bir de adalet meselesi var. Gerçekten haklı olan mı kazanıyor, yoksa imkânı ve çevresi olan mı? Mağdurun değil de güçlü olanın işinin yürüdüğüne dair inanç arttıkça, insanın içindeki adalet duygusu aşınıyor. Bu da sadece bireysel bir huzursuzluk değil; toplumsal bir çürüme hissi yaratıyor.
Doğup büyüdüğü yerin her geçen gün dünyanın daha karanlık bir tarafına doğru evrildiğini görmek de cabası. İnsan, memleketine dair umudunu yavaş yavaş kaybederken aslında insanlara dair umudunu da kaybediyor. Çünkü güven duygusu zedelendiğinde, sadece sokak değil, insanın içi de kararıyor.
Belki dünya tamamen karanlık değil. Her gün milyonlarca insan evinden çıkıp akşam evine dönüyor. Ama o kırılganlık hissi kaybolmuyor. Hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilmek insanı hem temkinli yapıyor hem de içten içe yoruyor. Belki mesele, gerçeği inkâr etmeden ama korkuya da teslim olmadan yaşayabilmenin yolunu bulmak. Ama insan bazen şunu düşünüyor: Sadece güvende hissetmek istemek bile Türkiye’de mümkün olmayan bir istek mi?
16 Şubat 2026
02 Şubat 2026
30 Ocak 2026
23 Ocak 2026
12 Ocak 2026
02 Ocak 2026
Yolda olmak… Belki de asıl mesele varmak değil, değişimi adım adım hissedebilmek. Zamanın seni dönüştürdüğünü fark etmek, aynı yerde durmadığını anlayabilmek. Ama bütün bunlardan daha kıymetlisi, bu yolculuğa yalnız çıkmamak. Sevdiklerinle aynı anlara tanıklık edebilmek, aynı gökyüzüne bakıp farklı duygular hissedebilmek… Ve geriye dönüp baktığında, “Evet, yaşadım” diyebilmek. Belki de hayattaki en büyük lüks tam olarak budur: Zamanın içinden geçerken hem değişebilmek hem de bu değişime derinden tanık olabilmek.
Mutlu yıllar!



