13 Ekim 2026

 

Er geç zaman
Bize yazılan kadar
Sonra geliyor bana
Sanki bin yıl süren bu his
Kaybolmam lazım
Kendimde
Kimse bulmadan beni

09 Ekim 2026

Zaman bazı sözleri değiştirmiyor, onlara anlam katıyor. Yıllar önce duyduğumuz bir cümleyi bugün bambaşka anlıyorsak, belki de değişen söz değil, biziz. Yaşadıklarımız, kayıplarımız ve yanılgılarımız o sözleri içimizde mayalandırıyor. Bazı sözler duyulduğu gün değil, yaşandığı gün anlaşılıyor.

08 Ekim 2026

Orta yaşa gelince insanın hayatında büyük bir şey olmuyor aslında. Bir sabah uyanıp başka biri olmuyorsun. Ama bazı şeylere bakışın değişiyor.
Yeni insanlarla tanışmak eskisi kadar heyecanlandırmıyor. Zira artık kimin hayatına girdiğinden çok, hayatında kimi tuttuğunun önemli olduğunu biliyorsun. Herkese yetişmeye, herkesi anlamaya, herkese kendini anlatmaya çalışmıyorsun.
Bir şey canını sıktığında hemen anlatmak, kendini açıklamak ya da haklı çıkmaya çalışmak istemiyorsun. Bazen susmak daha kolay geliyor. Bazen de hiç konuşmadan uzaklaşmak.
Çünkü zaman geçtikçe anlıyorsun ki her şey konuşarak çözülmüyor. Bazı şeyler sadece geride bırakılıyor.
Her şeye eskisi kadar heves etmiyorsun. Bir şeyin sana ne vereceğinden önce, senden ne götüreceğini düşünüyorsun. İnsanlarda da böyle oluyor. Birinin ne söylediğinden çok, yanında kendini nasıl hissettiğine bakıyorsun.
Kalabalıkların içinde olmak yerine birkaç sağlam insanla oturup kahve içmek daha güzel geliyor. Sessizlik artık boşluk değil. Bazen ihtiyacın olan tek şey oluyor.
Rahat kıyafetler, sade bir kahve, güzel bir müzik ve kimseye bir şey ispatlamak zorunda olmadığın bir akşam daha kıymetli hale geliyor.
Sonra bir gün geriye dönüp bakıyorsun. Neler yaşamışım diyorsun. Kimler gelmiş, kimler gitmiş. Nerelerde yanlış yapmışım, nerelerde yeniden başlamışım.
Ve artık her şeyi değiştirmek istemiyorsun.
Çünkü yaşadıklarının seni buraya getirdiğini biliyorsun.
Orta yaş belki de yaşlanmak değil. Hayatı daha iyi anlamaya başlamak.
Neye zaman ayıracağını, kimlere kapısını açacağını ve neleri artık hiç umursamayacağını öğrenmek.
Belki de büyümek; daha çok şey istemek değil, artık neye ihtiyacın olmadığını bilmek.

30 Eylül 2026

İnsanlar bir ayrılığı duyunca ilk aklına hep büyük sebepler geliyor. Şiddetli geçimsizlik, aldatma, bitmeyen kavgalar...
Oysa bazen mesele bunlardan biri olmuyor.
Bazen aynı evin içinde yaşanan sessizlik, ayrılığın kendisi oluyor. Aynı masada oturup herkesin telefonuna gömülmesi, günlerce aynı çatının altında yaşayıp birbirinin gerçekten nasıl olduğunu sormamak... Küçük gibi görünen şeyler zamanla insanın içinde büyüyor.
Sanırım en zor fark edilen şey de bu. İnsan, eksik hissettiği şeyi başka insanlarda aramaya başlamadan önce, onu kendi ilişkisinde ne zamandır kaybettiğini fark etmiyor.
Bir gün "Hayatımdaki insan bana bunu vermiyor." diyorsun. Sonra bu cümle "Beni anlamıyor."a dönüşüyor.
Belki de pandemi tam olarak bunu test etmemize imkân verdi. Annemizle, babamızla, kardeşimizle, eşimizle ya da ev arkadaşımızla aynı alanı gerçekten paylaşabiliyor muyuz, onu gördük. Bir odayı paylaşmanın, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmediğini hepimiz az çok deneyimledik.
Belki de bazı ilişkileri yoran şey büyük kırılmalar değil; uzun süre fark edilmeyen küçük kopuşlar. 

19 Eylül 2026

Bazı ilişkileri kaybetmek bize gereğinden fazla kolay gelmeye başladı.
"Nasıl olsa geri döner."
"Nasıl olsa yine konuşuruz."
Belki de en tehlikeli cümleler bunlar. Çünkü insan hep bir sonraki fırsatın var olduğunu sanıyor. Aramayı erteliyor, "Mesajı sonra yazarım." diyor, kırgınlıkların da kendiliğinden geçeceğine inanıyor.
Oysa hayatın böyle bir garantisi yok.
Bence dostluk da emek isteyen şeylerden biri. Büyük fedakârlıklar değil belki ama karşındaki insanın hayatını biraz olsun kolaylaştırabildiğin anlar ilişkiyi canlı tutuyor. Birini gerçekten dinlemek, hatırını sormak, yanında olduğunu hissettirmek... Çoğu zaman akılda kalan da bunlar oluyor.
Sanırım asıl yanıldığımız nokta şu: Bıraktığımız insanı, bıraktığımız hissi aynı yerde bulacağımızı düşünüyoruz. Sanki hayat bizim için beklemeye devam edecekmiş gibi.
Ama beklemiyor.
Belki de bu yüzden bazı şeyleri doğru zamana bırakmak yerine zamanı doğru kullanmak daha anlamlı geliyor bana. Çünkü bazı kapılar kapanmıyor belki ama aynı sıcaklıkla da açılmıyor.
Hayat o kadar cömert değil.

14 Eylül 2026

Sanki hepimiz kişisel gelişimin içinde kaybolduk. “Kimseye taviz vermiyoruz”, “Sadece kendimiz için yaşıyoruz”, “Ben artık böyle biriyim”... Bunları o kadar sık duyuyoruz ki, bir yerden sonra sınır koymakla duvar örmek birbirine karışıyor. Bence biraz da dozu kaçmış bir bireyselleşme çıktı ortaya. Bir de şu sosyal medya terapi reels'ları var. Sürekli kaydırıyoruz, izliyoruz. Sonra fark etmeden kendimize oradan teşhis koymaya başlıyoruz. Aslında hissettiğimiz şeyi anlamaya çalışırken, hazır hisler alıyoruz. En garibi de şu. Başta “Ben niye böyle hissediyorum?” diye sorarken, bir süre sonra soru değişiyor: “Ben gerçekten bir şey hissediyor muyum?” Sürekli kendimizi analiz etmekten, her davranışımıza bir anlam yüklemekten, incinmemek için duvar örmekten yorulduk bence. Acı çekmekten o kadar korkar olduk ki, hissetmenin kendisinden uzaklaştık.
Belki de her acıdan kaçmamak gerekiyor. Çünkü bazen insanı büyüten şey, tam da o kaçmaya çalıştığı his oluyor.

04 Eylül 2026

Eskiden en çok edebiyatla, şiirle, fotoğrafla oyalanırdım. Dünyanın gürültüsünden kaçmanın yolunu oralarda bulurdum. Şimdi ise en çok kafa yorduğum şey insan ilişkileri. Ne garip... İnsan, insandan yoruldukça sığınması gereken yere değil, yoran şeyin içine daha da fazla gömülüyor. Halbuki insanın kendinden ve başkalarından biraz uzaklaşabilmesi için icat ettiği en eski sığınaklardan bazıları sanatın kendisi. Belki de bazen bir şiir, çözemediğin bir ilişkiyi çözmez; ama onu sırtında taşımana gerek olmadığını hatırlatır.

01 Eylül 2026

Bence insanın belli bir yaştan sonra öğrendiği en önemli şeylerden biri, hayatın sadece yeni şeyler kazanarak değil, bazı yükleri bırakarak da güzelleştiği. Çocukken bize öğretilen birçok kural var. Aileye sırt dönülmez, eski dostlar bırakılmaz, iş ne kadar zorlasa da sabredilir, herkesle iyi geçinmeye çalışılır. Bunlar ilk duyulduğunda kulağa doğru geliyor. Zaten yıllarca da sorgulamıyoruz. Sonra bir gün fark ediyoruz ki bazı doğrular, yanlış insanların elinde bizim aleyhimize çalışan kurallara dönüşmüş. En çok da "mecburiyet" duygusu yoruyor insanı. Bir akrabaya sadece akraba olduğu için, bir insana yıllardır tanıdığın için ya da sırf çevren öyle bekliyor diye katlanman gerektiğine inandırılıyorsun. Oysa ilişkileri ayakta tutan şey kan bağı, eski fotoğraflar ya da insanların sana biçtiği roller değil; karşılıklı saygı. Saygının olmadığı yerde geriye sadece alışkanlık kalıyor. Alışkanlık ise çoğu zaman sevgi kılığına girmiş bir konfor alanı. İnsan bazen en yakınından daha çok kırılıyor. Çünkü beklentiyi de en yakınına kuruyor. Sadece işi düştüğünde arayan, sen konuşurken seni gerçekten dinlemeyen, başarını küçümseyip hatanı büyüten insanlar hayatında yer tutmaya devam ediyor. Bunun tek sebebi "biz aileyiz" cümlesi olabiliyor. Oysa aile olmak, birbirini tüketme hakkı vermiyor. Kan bağı aynı kökten geldiğini gösterir; aynı değeri taşıdığını değil.
Bir de herkesi memnun etmeye çalışma meselesi var. Galiba en pahalı alışkanlık bu. Kırılmasın diye susuyorsun, yanlış anlaşılmayayım diye açıklama yapıyorsun, ayıp olmasın diye istemediğin şeylere evet diyorsun. Sonra dönüp bakınca fark ediyorsun ki herkesi biraz rahatlatırken en çok kendini yoruyorsun. Sınır koymanın bencillik olmadığını anlamak için bazen yıllar gerekiyor. Oysa "hayır" demek çoğu zaman karşındakini reddetmek değil, kendini unutmamayı seçmek. Bir de toplumun görünmez baskıları var. İnsanlar çoğu zaman seni olduğun gibi kabul etmek yerine, senden bekledikleri kişi olmanı istiyor. Evlenmen için bir yaş belirliyorlar, çocuk sahibi olman için bir takvim çiziyorlar, ne giymen gerektiğinden nasıl yaşaman gerektiğine kadar fikrini sormadan hayatına müdahil oluyorlar. Başkalarının beklentilerini karşılamak için yaşadıkça, kendi sesini duymak zorlaşıyor.
Belki de yetişkinlik, insanları hayatına almak kadar kimleri artık taşımayacağını öğrenmek. Her vedanın kavga olması gerekmiyor. Bazı ilişkiler sessizce biter; çünkü konuşacak bir şey kalmaz. Bazı mesafeler öfkeyle değil, huzur arayışıyla konur. Ve bunun için kimseye uzun uzun hesap vermek zorunda değilsin.
Sanırım artık vazgeçmemiz gereken şey tam da bu: Bize iyi gelmeyen insanları, ortamları ve alışkanlıkları sırf üzerlerinde "akraba", "eski dost", "ayıp olur" ya da "el âlem ne der" etiketi var diye taşımaya devam etmek. Hayat zaten yeterince ağır. Bir de başkalarının bize ait olmayan yüklerini omuzlamak, olgunluk değil; kendini ihmal etmenin en sessiz hali.

19 Ağustos 2026

"İnsan fakirken ahlakı sorgulanamaz. Durumu olmadığı için evinden çıkmayan, âlemlere düşmeyen, eşini aldatmayan, “Allah büyük” deyip kaderine razı olanın gerçek karakteri, parayı bulunca ortaya çıkar. İnsan kadere yoksulken inanır, zenginken değil.
Özünü kaybettikten, karakterini çizdirdikten sonra…
ZENGİN OLSAN NE YAZAR ULAN!"

Bu durum sadece bireysel hayatta değil, kalabalık ailelerde de kendini gösterir. Ailenin en büyüğü, en tecrübelisi veya en haklısı olmak her zaman söz sahibi olmak anlamına gelmez. Çünkü bazı ailelerde parası olanın sözü, haklı olanın sözünden daha ağır basar. Fakir olan aile büyüğü bile olsa, doğruyu söylese bile ekonomik gücü olanın karşısında geri plana itilir. Parası olan, haklı olmaktan bağımsız olarak kendisine bir otorite alanı oluşturur. Daha kötüsü, paranın sadece sözü değil, ayıbı da büyüleyebilmesidir. İnsanların yaptığı kabahatler, yanlışlar, hatta yıllarca konuşulabilecek kadar büyük ayıplar bile para sayesinde bir süreliğine örtülebilir. “O da bizim ailemiz”, “şimdi sırası değil”, “aman huzur bozulmasın” denilir. Aslında huzur değil, güç dengesi korunur. Çünkü paranın karşısında susmak, çoğu zaman ahlaki bir tercih değil, çıkar hesabıdır. Bu düzen bir süre hiç sırıtmayabilir. Herkes yerini bilir, kimsenin sesi fazla çıkmaz. Ta ki güç dengeleri değişene kadar. Para azalır, makam gider, insanlar değişir veya dün sesi çıkmayan biri bugün güç kazanır. İşte o zaman yıllarca üzeri örtülen ne varsa birer birer ortaya dökülür. Kimin gerçekten saygı gördüğü, kimin sadece parası olduğu için dinlendiği, kimin karakter sahibi olduğu o zaman anlaşılır.
Belki de bu coğrafyanın en acı ahlaki özelliklerinden biri budur: İnsanları karakterleriyle değil, sahip oldukları güçle değerlendirmek. Fakirken söylediği sözün bir değeri yoktur; zenginleşince aynı sözün herkes tarafından dinlenmesi beklenir. Fakirken yaptığı hata büyütülür, zenginken yaptığı hata mazur görülür. Fakirken ahlak öğretilir, zenginken ahlakın kuralları esnetilir. Oysa insanın gerçek karakteri sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarına rağmen nasıl davrandığıyla anlaşılır. Paranın, makamın ve gücün olmadığı yerde iyi insan olmak kolaydır. Asıl mesele, bütün kapılar açıldığında aynı insan kalabilmektir. Çünkü para insanı değiştirmez; çoğu zaman içinde ne varsa onu görünür hâle getirir. Kibirliysen kibrini, bencilsen bencilliğini, ahlaksızsan ahlaksızlığını büyütür. Karakterliysen de karakterini değiştirmez.
Özünü kaybettikten, karakterini paraya ve güce teslim ettikten sonra…

02 Ağustos 2026

İstanbul, aslında kendi içinde birçok şehri barındırıyor. "Ruhu giderek kayboluyor" deniyor ama sürekli değişen bir şehirde değişmeyen bir ruh aramak ne kadar mümkün, emin değilim.
İstanbul'un dışına çıktığımızda ise hepimiz aynı şeyi hissediyoruz: O devasa ritim bir anda kesiliyor. İlk birkaç gün huzur veren o yavaşlık, bir haftanın sonunda yerini alışılmış bir düzene bırakıyor.
Çünkü dışarıdan kusursuz görünen o küçük şehirlerin de bir ilüzyonu var. Seçenekler çoğu zaman aynı; deniz, kum, güneş, orman, dağ ve düşük nüfus...
Oysa zaman aslında yavaşlamıyor. Sadece kendini tekrar ediyor. Tekdüze bir sessizlik de ruhu her zaman dinlendirmiyor; bazen onu usulca uyuşturuyor.
Tam da bu yüzden İstanbul farklı. Her yavaşlama ihtiyacına başka bir sahne kuruyor. Bir gün yüzyıllık bir sokağın gölgesinde yürüyebilir, ertesi sabah Boğaz kıyısında nefes alabilir, canın isterse Adalar'a giden bir vapura atlayabilirsin. Aynı şehir, her defasında bambaşka bir kaçış sunuyor.
Belki de asıl maharet, hiçbir şeyin olmadığı bir yerde yavaşlayabilmek değil; her şeyin büyük bir hızla aktığı bir şehirde, kendi yavaşlığını yaratabilmek.

31 Temmuz 2026

İstemem Eksik Olsun!


Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak.

23 Temmuz 2026

Zaman durdurulamaz; hızı değiştirilemez. O, sürekliliğin ve sonsuzluğun kendisidir. İnsan ise kendi bilinciyle zamanı etkileyebilir. Her şey, zamanı bilinçli olarak fark etmeye dayanır.
Hayat aslında üç kez, üç farklı katmanda yaşanır: sırasında, sonrasında ve anlatıldığında. Yaşadım, düşündüm ve anlattım.
Peki, durdurulamayan ve hızı değiştirilemeyen zaman, bilinç sayesinde nasıl hızlanır, nasıl yavaşlar ve nasıl uzarmış gibi hissedilir?

16 Temmuz 2026

İnsanın kendini dışarıya hep en iyi hâliyle gösterme çabası bana hep garip geliyor. Sanki olduğumuz kişi yetmiyormuş gibi... Biraz daha fit görünmeye çalışıyoruz, biraz daha mutlu, biraz daha başarılı. Fiziksel hâlimizi de saklıyoruz, zihnimizi de. Belki bunun adı ego, belki kabul görmek istemek, belki de sadece başkalarının gözünde daha değerli olma isteği. Oysa insanın kendisiyle barışık olması ne kadar büyük bir özgürlük. Aynaya baktığında kusurlarını görmek ama onları dert etmemek. Gerekirse kendisiyle dalga geçebilmek. Kimse için rol yapmamak. Başkalarının beğeneceği bir karaktere dönüşmeye çalışmamak.
Düşünsene... Sabah uyandığında ilk aklına gelen şey "Bugün ne giysem?" olmasa. Giydiğinin kimsenin umurunda olmadığını bilsen. Sevdiklerin yeni bir şey aldığında, güzel bir yere gittiğinde ya da güzel bir hayat yaşadığında, "Onda var, bende de olmalı." diye içten içe yarışa girmesen. Sadece onlar adına mutlu olabilsen. Aslında bunlar insan olmanın en doğal hâli değil mi? En kolayı bu gibi geliyor bana. Ama nedense hep en zorunu seçiyoruz. Sürekli bir şeyleri ispat etmeye çalışıyoruz. Gösterişin içinde kayboluyoruz. Başkalarının gözünden kendimizi değerli hissetmeye çalışırken, kendi gözümüzden uzaklaşıyoruz.
Belki de gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarınla huzurlu olabilmek. Gerçek özgüven de kusursuz görünmek değil, kusurlarınla yaşamayı öğrenmek. İnsan başkaları için yaşamayı bıraktığında, belki de ilk defa gerçekten yaşamaya başlıyor.
Kendimiz olmak bu kadar kolayken, neden hep başka biri olmaya çalışıyoruz?

12 Temmuz 2026

Son yıllarda çalışma hayatı büyük ölçüde değişti. Artık iş, ofisten çıktığımızda geride kalmıyor; telefonumuzda, bilgisayarımızda ve zihnimizde bizimle birlikte yaşamaya devam ediyor. Teknoloji işleri hızlandırdı ama aynı zamanda mesaiyi de görünmez hâle getirdi. Gün içinde onlarca toplantı, yüzlerce mesaj ve bitmeyen bildirim arasında fiziksel olarak değil, zihinsel olarak yoruluyoruz. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor; hedefler tamamlanıyor, raporlar hazırlanıyor. Oysa insan, fark etmeden kendi sınırlarını biraz daha zorluyor.
Belki de bu yüzden kendimize küçük kaçışlar arıyoruz; bir hobi edinmeye, yeni bir şey öğrenmeye, hayatın yalnızca işten ibaret olmadığını hatırlamaya çalışıyoruz. Fakat bu kez de yaşadığımız ülkenin ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle yüzleşiyoruz. Zamanın yetmediği yerde imkânlar da tükeniyor; isteklerin yerini hesaplar alıyor. Böylece ait olma duygusu biraz daha zayıflıyor, geleceğe duyulan güven biraz daha aşınıyor ve adalet hissi her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Ben hâlâ teknolojinin hayatı kolaylaştırdığına inanıyorum. Dijitalleşmeye karşı değilim. Ancak insanın yalnızca üreten bir makine olmadığını da unutmamamız gerekiyor. Verimlilik kadar nefes almaya, sürekli bağlantıda kalmak kadar gerektiğinde bağlantıyı kesebilmeye ve çalışmak kadar yaşamaya da ihtiyacımız var. Belki de asıl mesele teknoloji değil; onu nasıl bir çalışma kültürünün parçası hâline getirdiğimiz. Çünkü bazen hissettiğimiz yorgunluk, yalnızca dinlenme eksikliğinden değil, insanı merkeze almayan bir düzenin doğal sonucundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden bugün kendime sık sık şu soruyu soruyorum: Teknoloji bize gerçekten zaman mı kazandırdı, yoksa sadece daha fazla çalışabileceğimiz yeni alanlar mı açtı?

28 Haziran 2026

Hayatımızda değişkenler ne kadar azsa, yaşama sevincimizin, motivasyonumuzun ve güven duygumuzun daha sağlam olduğunu düşünüyoruz. Fakat zamanla anlarız ki aynı kalan her şey, bir süre sonra bizi de aynı bırakmaya başlar. Oysa değişim, ilk anda düzenimizi bozsa da çoğu zaman ruhumuza yeni pencereler açar. Belki de hayatın en güzel sürprizleri, planlarımızın dışına çıkan yollarda saklıdır.

13 Haziran 2026

Eskiden çekici bulduğumuz birçok şey bugün aynı etkiyi yaratmıyor.
Gizemli insanlar, ulaşılmaz tavırlar, karışık sinyaller, sürekli merak uyandıran davranışlar... Popüler kültür yıllarca bunların çekiciliğin temel unsurları olduğunu anlattı. Belki bir dönem gerçekten öyleydi. Ancak zamanla insanın öncelikleri değişiyor.
Bugün bana göre en çekici özellik yetkinlik.
Evet, kulağa çok romantik gelmeyebilir. Ama düşünün; verdiği sözü tutan, işini zamanında yapan, sorumluluk alan, sorun çıktığında çözüm üreten ve hayatını yönetebilen bir insan ne kadar değerli.
Çünkü yaşadığımız çağda herkes bir şey olmak istiyor, ama daha az insan bir şeyi gerçekten yapıyor. Herkes potansiyelinden bahsediyor, herkes görünür olmaya çalışıyor, herkes ilginç görünmek istiyor. Buna karşılık güven veren, sonuç üreten ve arkasında durduğu işleri tamamlayan insanlar giderek daha nadir hale geliyor.
Belki de bu yüzden artık en etkileyici insanlar, en çok konuşanlar değil; sessizce işini doğru yapanlar. Gösteriş yapmadan üretenler. "Yaparım" deyip gerçekten yapanlar.
İş hayatında da, dostluklarda da, ilişkilerde de aynı durum geçerli. Bir noktadan sonra insan, hayatına heyecan katacak birini değil; hayatını zorlaştırmayacak, gerektiğinde yanında olacak birini arıyor.
Sanırım çekiciliğin tanımı da tam burada değişiyor.
Çekicilik; kaos yaratmakta değil, kaosu yönetebilmekte saklı.
Ve belki de günümüz dünyasında gerçekten çekici olan şey; güven veren, sorumluluk alan ve hayatını yönetebilen biri olabilmek.

03 Haziran 2026

Hayat, aslında nefes alıp vermekten çok daha fazlası; gerçekten yaşadığını hissettiğin anlarda anlam kazanıyor. Bazen bir şeylere veda etmek zor geliyor ama her bitişin içinde yeni bir başlangıcın sessiz hazırlığı saklı. İnsan çoğu zaman acılarını görmezden gelerek iyileşeceğini sanıyor, oysa gerçek iyileşme, kaçmayı bırakıp olanı kabul ettiğinde başlıyor.

Kendimize karşı çoğu zaman başkalarına gösterdiğimiz anlayışı göstermiyoruz. Oysa hepimiz öğrenmeye, yanılmaya ve yeniden denemeye devam eden insanlarız. Hayatın açtığı yaralar yalnızca canımızı yakmıyor; aynı zamanda bizi büyüten, olgunlaştıran ve içeriye ışık sızdıran yerler haline geliyor.

Bazen de bize ait olmayan beklentilerin, sorumlulukların ve hayatların yükünü taşıyoruz. Halbuki insan, kendine ait olmayan bir hikâyenin kahramanı olmaya çalıştıkça yoruluyor. Sevmek önemli ama sevgi her şeyi olduğu gibi kabul etmek demek değil; gerektiğinde sınır çizebilmek de sevginin bir parçası.

Sonunda anlıyoruz ki hayatın birçok cevabı düşünerek değil, yaşayarak bulunuyor. Çünkü denemeden neyi yapabileceğimizi, yola çıkmadan da nereye varabileceğimizi hiçbir zaman bilemiyoruz.

01 Haziran 2026

İstanbul artık içinde yaşadığım değil, uzaktan hatırladığım bir şehir gibi. Bir zamanlar sokaklarında yürürken kendimden izler bulduğum bu kadim şehir, bugün bana yabancı geliyor. Sanki burada yaşamak bir tercih değil de mecburi bir hizmet gibi. Zorunlu görev süresi hiç bitmeyen, ne kadar beklersen bekle tayinin çıkmadığı bir yer. Kalabalıklar büyüdü, binalar yükseldi, yollar çoğaldı ama insanın nefes alabileceği, kendini ait hissedebileceği yerler giderek azaldı.

Zamanla sadece şehir değişmedi, ona dair bildiğim her şey de silinmeye başladı. Tanıdık yüzler kayboldu, alıştığım sokaklar dönüştü, hatıralarımın üzerine yeni hayatlar kuruldu. Yerine gelen hiçbir şey, geride kalanların sıcaklığını taşımadı. Zira bazı şehirler mekanlarıyla değil, insanda bıraktıkları duygularla yaşar sanki, o duygular eksildiğinde ise geriye yalnızca kalabalık kalıyor.

Bazen düşünüyorum, değişen İstanbul mu yoksa ben mi? Sonra anlıyorum ki bazı ayrılıklar taşınmadan yaşanıyor. İnsan önce kalben uzaklaşıyor, sonra ruhu çekiliyor ait olduğu yerden. En ağır olan da bu belki de; bir zamanla yuva dediğin yerde, yıllar sonra kendini yalnızca bir misafir gibi hissetmek.



14 Mayıs 2026

Bazı insanlar vardır; konuşur ama aslında konuşmaz. Anlatır, paylaşır, dert döker. Ama sıra sana gelince ya konu değişir ya da laf yine bir şekilde ona bağlanır. Bu durum çoğu zaman kötü niyet değil ama yine de yorucudur. Zira sohbet dediğin şey iki kişilik bir alandır. Sadece anlatmak değil, gerçekten dinlemek de gerekir. Hatta bazen susup karşındakine yer açmak gerekir. Bugün birçok ilişki diyalog gibi görünse de aslında monologdan ibaret. Herkes kendi hikayesini anlatıyor ama kimse kimseyi tam olarak duymuyor.

Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: İnsan anlatacak birini değil, anlayacak birini arıyor. O yüzden bazen uzaklaşmak bir kaçış değil, dengeyi bulma meselesi. Çünkü herkesle konuşabilirsin ama herkesle derin bir sohbet edemezsin.

03 Mayıs 2026

Her seyahatimde aynı duyguya çarpıyorum. Yeni bir yere gidiyorum, yeni sokaklar, yeni insanlar, yeni bir düzen… ama içimde hiçbir şey gerçekten yerleşmiyor. Sanki ben hep biraz dışarıdayım. Fiziksel olarak oradayım ama ruhum kapının eşiğinde bekliyor gibi. Bavulumu açıyorum ama hiçbir zaman tam anlamıyla boşaltmıyorum. Kıyafetlerim hep yarı düzenli, yarı dağınık; sanki birkaç saat sonra yeniden toplayıp gidecekmişim gibi. Gardıroba yerleşmek bana ait olmak gibi geliyor, ama ben o eşiği bir türlü geçemiyorum.
Bu durum bazen özgürlük gibi hissettiriyor, bazen de hafif bir boşluk. Hiçbir yere tam ait olmamak, her yere biraz ait olmak gibi. Ama işin içinde hep bir mesafe var. Sanki kendimi koruyorum; alışırsam zor olur diye, bağ kurarsam gitmek ağır gelir diye. O yüzden hep hazır bekliyorum. Hep biraz misafirim. Belki de mesele şehirler değil, içimdeki o sürekli hareket hâli. Nereye gidersem gideyim, bavulum aslında benimle birlikte aynı duyguyu taşıyor: kalmaya değil, gitmeye hazır olmayı.



30 Nisan 2026

İnsan, insana tutunarak var olur… ama neden yalnızlaşıyoruz?
İnsanoğlu sanki her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyor. Kalabalıklar artıyor, bağlantılar çoğalıyor, iletişim hızlanıyor; ama buna rağmen iç dünyamız daha da sessizleşiyor. Ve belki de en dikkat çekici olan şu: Bu yalnızlaşma hali artık coğrafyadan bağımsız. İster büyük bir metropolde olalım, ister küçük bir kasabada, köyde… insanın içindeki o mesafe, dış dünyadaki mesafelerden çok daha belirleyici bir hale geliyor.
Bugünün insanı düşünüyor; hatta belki tarihte hiç olmadığı kadar düşünüyoruz. Ama aynı zamanda hesaplaşıyoruz. Kendimizle, geçmişimizle, beklentilerimizle… Ve ilginç bir şekilde, düşünebilen, empati kurabilen insan bile en yakınına zarar verebiliyor.
Bu bir çelişki mi, yoksa insan doğasının kaçınılmaz bir gerçeği mi?



15 Nisan 2026

Bana göre onay arayışı, yaptığımız şeyin bize tek başına yetmemesi demek. Sanki biri bir şey söyleyince tamamlanıyor, değer kazanıyor. Kendi kendimize karar vermekte ya da kendimizi tanımlamakta zorlanıyoruz. İçeriden gelen ses yetmiyor; mutlaka dışarıdan bir onay gerekiyor.
Çünkü çoğumuz “Falanca ne der?” anlayışıyla büyüdük. Bu yüzden dışarıdan gelen her sözü, her yorumu fazlasıyla ciddiye alıyoruz.
Fakat zamanla şunu anladım: Hayatla bağımız, dışarıdan gelen onayla değil; içeride kurduğumuz anlamla güçleniyor.
Ne yaptığımızı biliyorsak, neden yaptığımızı hissediyorsak ve kendimize içeriden değer verebiliyorsak daha sağlam durabiliriz.
Çünkü dışarıdan gelen onay geçici. İçeride kurduğumuz anlam ise kalıcı olan.

24 Mart 2026

Koşullarımız ne olursa olsun, tutkumuzun peşinden gidelim, tutkulu olalım… Söylenmesi ne kadar kolay bir kişisel gelişim önerisi, değil mi? Bu cümleleri kuranların çoğu, oyuna bir adım önde başlamış, belli bir konforu yakalamış, hata yapma lüksü olan insanlar. 
Gerçek hayatta tablo farklıdır. Cebimizde para yoksa, kafamızda tek bir soru döner: “Yarın ne yiyeceğiz?” O noktada tutku değil, hayatta kalma devreye girer. Parasız, pulsuz yaratıcılık romantik bir hikâye gibi anlatılır ama sürdürülebilir değildir. Sürekli baskı altındayken zihnimiz üretmez; sadece çözüm arar.
Tutku dediğimiz şey; güvenli bir zemin ister, biraz nefes ister, biraz da zaman.
Sürekli hayatta kalma mücadelesi veren birine “tutkunu bul” demek, aslında gerçeği görmemektir.
Belki de doğrusu şu:
Önce ayakta kalırız, sonra nefes alırız…
Sonra yavaş yavaş neye tutkun olduğumuzu hatırlarız.
Çünkü tutku, aç karnına değil; biraz umut, biraz güven ve biraz da imkân bulduğunda yeşerir.

16 Mart 2026

“Zamanın kaybolmuşu yoktur. Yaşanan her şey, müspet ya da menfi, bizi inşa eder. Yalnız bizi değil; bizden sonraki kuşakları da…

Yaşadıklarımızı anında belki en iyi şekilde değerlendiremeyiz. Ama onları yeniden düşündüğümüzde, gelecek daha sağlam inşa edilir.

Hayatın ‘gemi’ olup olmadığını bilmiyorum; fakat bir ‘gemicilik’ olduğu gerçektir. Yaşadıkça ve akılda tuttukça, daha iyi seyrüsefer ederiz.

Herkes kendi talihinin mimarıdır.

Yaşananlar insanı an be an oluşturur; arkasında bıraktıkları ise, çoğu zaman farkına varmadan önüne geçer.

Kader, gaipten yazılmaz; insan kaderini kendi yazar.”

İlber Ortaylı

10 Mart 2026

İnsan çoğu zaman yaş aldığını aynada değil, aynanın dışında anlar: fotoğraflarda, merdivenlerde, tahlil sonuçlarında, sosyal medyanın gençlik dilinde, başkalarının bakışında. Çünkü yaş almak önce yüzden değil, ritimden belli olur; toparlanma süresinden, kalabalığa tahammül eşiğinden, geleceği düşünürken duyulan o hafif iç daralmasından. Zaman önce derinin üstünde değil, insanın iç temposunda çalışır. Yalnız asıl kırılma bedende değil, bakışta olur. İnsan ilk kez hayatını geriye ve ileriye doğru aynı anda görmeye başlar. Arkasında biriken yılları, önünde ise sonsuz olmadığını sezdiği zamanı. Tam da bu yüzden orta yaş yalnızca yaşın ilerlemesi değildir. Asıl değişen, insanın zamanla kurduğu ilişkidir. Gençlikte zaman geniş bir ufuk gibi görünür; hata yapılabilir, yön değiştirilebilir, yeni başlangıçlar mümkündür. Orta yaşta ise zaman ilk kez sınırlı bir kaynak gibi hissedilir. Ve bu farkındalık, her karara daha ağır bir anlam yükler. 
Zamanın iki yönü, Orta yaşta insan bir yandan önünde hâlâ yaşayacak yıllar olduğunu bilir, öte yandan o yılları aynı hayatın içinde geçirip geçiremeyeceğini düşünmeye başlar. Asıl gerilim de burada doğar: ‘Daha yaşayacak zamanım var’düşüncesiyle ‘Ama bu hayatı daha ne kadar böyle sürdürebilirim?‘ sorusunun aynı anda insanın içine yerleşmesi.

05 Mart 2026

İnsan gerçekten de yaşadığı yere benziyor.
Kaoslu bir büyükşehirde; bir taraf mavi, bir taraf gri.
Ama en çok gri.
Günün büyük kısmını gri alanda geçirip,
sadece iyi hissedebilmek için
ara sıra maviye kaçabildiğimiz kadar iyiyiz.
En kötü havayı soluyup,
en kötü besine ulaşarak yaşıyoruz.
Ve en çok da
kalabalıkların içinde
birbirimize değmeden,
daha da yalnızlaşarak…
Şehir dediğimiz şey belki de
insanın kendi yalnızlığının
betondan yapılmış hâli. 

03 Mart 2026

İnsan bazı sabahlar öyle bir duyguya uyanıyor ki aklından ilk geçen soru şu oluyor: “Bugün hayatta kalabilecek miyim?”

Kulağa abartılı geliyor belki ama yaşananları görünce bu düşünce o kadar da uç değil. Bir öğretmen ders vermek için okuluna gidiyor ve öğrencisi tarafından öldürülebiliyor. Trafikte küçücük bir tartışma büyüyüp insanların hayatına mal olabiliyor. Kaldırımda yürürken hiç tanımadığı biri saldırabiliyor. Çocuğuyla yürürken anlamsız bir bakış yüzünden şiddet çıkabiliyor.

İnsanı asıl sarsan şey ölüm ihtimali değil; hayatın bu kadar kolay harcanabiliyor olması. Güvende olduğunu sandığı yerlerin aslında mutlak güvenli olmadığını fark etmek. Okul, sokak, trafik… Hiçbiri yüzde yüz güven vermiyor. Bir de adalet meselesi var. Gerçekten haklı olan mı kazanıyor, yoksa imkânı ve çevresi olan mı? Mağdurun değil de güçlü olanın işinin yürüdüğüne dair inanç arttıkça, insanın içindeki adalet duygusu aşınıyor. Bu da sadece bireysel bir huzursuzluk değil; toplumsal bir çürüme hissi yaratıyor.

Doğup büyüdüğü yerin her geçen gün dünyanın daha karanlık bir tarafına doğru evrildiğini görmek de cabası. İnsan, memleketine dair umudunu yavaş yavaş kaybederken aslında insanlara dair umudunu da kaybediyor. Çünkü güven duygusu zedelendiğinde, sadece sokak değil, insanın içi de kararıyor.

Belki dünya tamamen karanlık değil. Her gün milyonlarca insan evinden çıkıp akşam evine dönüyor. Ama o kırılganlık hissi kaybolmuyor. Hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilmek insanı hem temkinli yapıyor hem de içten içe yoruyor. Belki mesele, gerçeği inkâr etmeden ama korkuya da teslim olmadan yaşayabilmenin yolunu bulmak. Ama insan bazen şunu düşünüyor: Sadece güvende hissetmek istemek bile Türkiye’de mümkün olmayan bir istek mi?

16 Şubat 2026

Zamana, kalabalığa, unutulmaya karşı.
Bir şehrin kalbiyle bir ağacın sabrı arasında kurulmuş, kimsenin fark etmediği ama herkesi ayakta tutan sessiz bir dostluk gibi.
Belki de yaşamak; görünmeyen köklerle, görünür bir direniş sürdürmektir.

Münih / 02-26


02 Şubat 2026

Bir gün her şeyin değişeceği umuduyla ve hiçbir şeyin değişmemesinin huzuruyla yaşıyoruz.

Her çaresizlik anında olduğu gibi anılara saldırdık. Anılar maharetli ellerde siyah beyaz fotoğraf tadı verebilirdi. Evet anılar, adabınca kullanırsanız şık bir dolgu malzemesidir.

30 Ocak 2026

Günümüzde yapay bir hayattan kaçmak zor, çünkü bu hayat bize dışarıdan dayatılmıyor; onu alışkanlıklarımızla biz kuruyoruz. Hızlı tüketiyor, boşluklarımızı sosyal medya ve anlık tatminlerle doldurmaya çalışıyoruz. Bildirimler ve beğeniler kısa süreli bir “önemli olma” hissi veriyor ama yalnızlığı gerçekten azaltmıyor. Eğlence ve alkol çoğu zaman keyiften çok bir kaçışa dönüşüyor. Herkes en iyi halini sergilerken gerçek duygular geri planda kalıyor. Kalabalıklar artıyor ama temas giderek azalıyor. Sorun mükemmel bir hayat yaşamamak değil; gerçek bir hayata temas edememek. Belki çözüm büyük kopuşlar değil. Yavaşlamak, her şeyi paylaşmamak ve “en iyi ben” yerine bazen sadece “bugünkü ben”le yetinmek. Gerçek hayat yavaş, sessiz ve emek istiyor. Yapay olan ise parlak, hızlı ve zahmetsiz. İnsan yorgunken kolay olana yöneliyor; bu yüzden kaçmak yerine sürükleniyoruz. Yine de bunları fark edebilmek önemli. Herkes kaçıyor ama herkes neden kaçtığını düşünmüyor. Telefonu tamamen kapatmak zorunda değiliz ama biraz sessize alabiliriz. Eğlenebiliriz ama kendimizden kaçmadan.
Belki de ihtiyacımız olan mükemmel bir hayat değil. Daha gerçek bir hayat.
Ve galiba en zor ama en dürüst olan da bu.

23 Ocak 2026

Eski şarkılara bu kadar ait hissetmemiz tesadüf değil. Yeni çıkan birçok şarkıda kendimize yer bulamıyoruz; sözler var ama duygu yok, hikâye yok. O yüzden de ister istemez dönüp bildiğimiz, “bizim kuşaktan” dediğimiz şarkılara gidiyoruz. Çünkü onları dinlerken sadece bir müzik değil, tanıdık bir zamanın geri çağrılması gibi bir his yaşıyoruz. 
 Hani bazen bir şarkı çalar da sen o anı değil, o zamanki halini hatırlarsın ya… İşte mesele tam da bu. Eski şarkılar bize kim olduğumuzu, neye güldüğümüzü, neye üzüldüğümüzü fısıldıyor. Bugün her şey çok hızlı, çok gürültülü; duygular bile aceleye geliyor. O karmaşanın içinde insan doğal olarak güvenli olana tutunmak istiyor. 
Belki de eski şarkılara takılı kaldım diye kendimize kızmamalıyız. Bu bir geriye kaçış değil, bir denge arayışı. Zira o şarkılarda kusursuzluk yok ama samimiyet var. Ve bazen insanın ihtiyacı olan tek şey de bu zaten.



12 Ocak 2026

Gerçekten kaliteli bir an yaşadığımı hissettiğim anlar, çoğu zaman büyük şeyler olmuyor. Bazen temiz içerikli, sade bir yemek; bazen de temiz havada yapılan kısa bir yürüyüş. O anlarda yaptığım şeyin doğru ya da verimli olup olmadığını düşünmüyorum. Sadece, o an kendim için en doğru yerde olduğumu hissediyorum. Sanırım insan tam da bu duyguyu yakaladığında, neyin gerçekten önemli olduğunu fark ediyor ve kendi özüyle tanışıyor. Geride bırakılması gereken bir şey olmadığını hissetmek, vicdanın rahatlığıyla pişmanlık duygusu olmadan derin bir nefes alabilmek de belki bunun bir parçası.

02 Ocak 2026

Yolda olmak… Belki de asıl mesele varmak değil, değişimi adım adım hissedebilmek. Zamanın seni dönüştürdüğünü fark etmek, aynı yerde durmadığını anlayabilmek. Ama bütün bunlardan daha kıymetlisi, bu yolculuğa yalnız çıkmamak. Sevdiklerinle aynı anlara tanıklık edebilmek, aynı gökyüzüne bakıp farklı duygular hissedebilmek… Ve geriye dönüp baktığında, “Evet, yaşadım” diyebilmek. Belki de hayattaki en büyük lüks tam olarak budur: Zamanın içinden geçerken hem değişebilmek hem de bu değişime derinden tanık olabilmek.

Mutlu yıllar!