Bir de herkesi memnun etmeye çalışma meselesi var. Galiba en pahalı alışkanlık bu. Kırılmasın diye susuyorsun, yanlış anlaşılmayayım diye açıklama yapıyorsun, ayıp olmasın diye istemediğin şeylere evet diyorsun. Sonra dönüp bakınca fark ediyorsun ki herkesi biraz rahatlatırken en çok kendini yoruyorsun. Sınır koymanın bencillik olmadığını anlamak için bazen yıllar gerekiyor. Oysa "hayır" demek çoğu zaman karşındakini reddetmek değil, kendini unutmamayı seçmek. Bir de toplumun görünmez baskıları var. İnsanlar çoğu zaman seni olduğun gibi kabul etmek yerine, senden bekledikleri kişi olmanı istiyor. Evlenmen için bir yaş belirliyorlar, çocuk sahibi olman için bir takvim çiziyorlar, ne giymen gerektiğinden nasıl yaşaman gerektiğine kadar fikrini sormadan hayatına müdahil oluyorlar. Başkalarının beklentilerini karşılamak için yaşadıkça, kendi sesini duymak zorlaşıyor.
Belki de yetişkinlik, insanları hayatına almak kadar kimleri artık taşımayacağını öğrenmek. Her vedanın kavga olması gerekmiyor. Bazı ilişkiler sessizce biter; çünkü konuşacak bir şey kalmaz. Bazı mesafeler öfkeyle değil, huzur arayışıyla konur. Ve bunun için kimseye uzun uzun hesap vermek zorunda değilsin.
Sanırım artık vazgeçmemiz gereken şey tam da bu: Bize iyi gelmeyen insanları, ortamları ve alışkanlıkları sırf üzerlerinde "akraba", "eski dost", "ayıp olur" ya da "el âlem ne der" etiketi var diye taşımaya devam etmek. Hayat zaten yeterince ağır. Bir de başkalarının bize ait olmayan yüklerini omuzlamak, olgunluk değil; kendini ihmal etmenin en sessiz hali.