03 Mart 2026

İnsan bazı sabahlar öyle bir duyguya uyanıyor ki aklından ilk geçen soru şu oluyor: “Bugün hayatta kalabilecek miyim?”

Kulağa abartılı geliyor belki ama yaşananları görünce bu düşünce o kadar da uç değil. Bir öğretmen ders vermek için okuluna gidiyor ve öğrencisi tarafından öldürülebiliyor. Trafikte küçücük bir tartışma büyüyüp insanların hayatına mal olabiliyor. Kaldırımda yürürken hiç tanımadığı biri saldırabiliyor. Çocuğuyla yürürken anlamsız bir bakış yüzünden şiddet çıkabiliyor.

İnsanı asıl sarsan şey ölüm ihtimali değil; hayatın bu kadar kolay harcanabiliyor olması. Güvende olduğunu sandığı yerlerin aslında mutlak güvenli olmadığını fark etmek. Okul, sokak, trafik… Hiçbiri yüzde yüz güven vermiyor. Bir de adalet meselesi var. Gerçekten haklı olan mı kazanıyor, yoksa imkânı ve çevresi olan mı? Mağdurun değil de güçlü olanın işinin yürüdüğüne dair inanç arttıkça, insanın içindeki adalet duygusu aşınıyor. Bu da sadece bireysel bir huzursuzluk değil; toplumsal bir çürüme hissi yaratıyor.

Doğup büyüdüğü yerin her geçen gün dünyanın daha karanlık bir tarafına doğru evrildiğini görmek de cabası. İnsan, memleketine dair umudunu yavaş yavaş kaybederken aslında insanlara dair umudunu da kaybediyor. Çünkü güven duygusu zedelendiğinde, sadece sokak değil, insanın içi de kararıyor.

Belki dünya tamamen karanlık değil. Her gün milyonlarca insan evinden çıkıp akşam evine dönüyor. Ama o kırılganlık hissi kaybolmuyor. Hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilmek insanı hem temkinli yapıyor hem de içten içe yoruyor. Belki mesele, gerçeği inkâr etmeden ama korkuya da teslim olmadan yaşayabilmenin yolunu bulmak. Ama insan bazen şunu düşünüyor: Sadece güvende hissetmek istemek bile Türkiye’de mümkün olmayan bir istek mi?